Akşam ezanı okuyan müezzinin cılız sesi serinlemeye başlayan havayla birlikle çölün kumlarına yayılıyordu. Askerlerle birlikte bu çağrıya kulak verip kuşatmaya ara vermiş, namaz kılacağımız yere yürümeye başlamıştık. Önünden geçtiğim askerler saygıyla başlarını eğerek bana selam veriyor, kuşatmanın son ibadeti olduğunu düşündükleri bu namazı benim kıldırmamı istiyorlardı. Benim namaz kıldırmamla imamın ordu yönetmesinin benzer şekilde uygunsuz olacağını zor da olsa kabul ettirmiştim.

İşgal. Ne kadar acıklı bir durum. Neredeyse bir asırdır mukaddes topraklarımız kafirlerin ayakları altında hastalanmış, kangren olmuştu. Ben ise bu irin yayılmadan onu kesip atacak hekimdim.

Günlerce süren kuşatmanın meyvesini almak üzereydik. Şehrin tüm dünyayla bağlantısını kesmiş, zaferimize gölge düşmesini sağlayacak her şeyi ortadan kaldırmıştık. Teslim olmalarına ramak kalmıştı. Teslim olsalar da olmasalar yapacağım şey kesindi. Kıyım!

Allah beni sonsuz cehennemine atsa bile bundan vazgeçemem. Kardeşime ve dindaşlarıma yapılanların cezasını çekmek zorundalar. Kafamda böylesine düşünceler dolaşırken yorulup çadırıma çekildim. Girmeden önce kapıdaki askerle göz göze geldik.

“ Tan ağarmadan beni uyandır. ”

“ Emredersiniz efendim!”
“ Samuel, uyan hadi! Geç kalacağız!”

Vücudumu sarsarak kendime gelmemi sağlayan yaşlı adamla göz göze geldim. “ Ben Samuel değilim, sen kimsin?” diye sormak istesem de konuşamıyordum. Ağzımdan anlamsız sesler çıkıyor, karşımdaki adamın korku dolu gözleri acımayla karışarak üzerimde geziniyordu.

“ Vah zavallım, dilsiz çocuğum. Seni bu kadar sarsmamalıydım ama acele etmemiz gerekiyor. Kardinal hazretleri bizi cennete hazırlıycak, hadi hadi! ”

İstemsiz de olsa yaşlı adamı takip etmeye başladım. Şehir sakinleri korku içindeydi. Hepsinin gözünde ölümü görebiliyordum. Büyük bir meydanda toplandık. Yaşlılar, çocuklar, sakatlar, hastalar… Görüntü gerçekten yürek parçalayıcıydı. Hemen hep bir ağızdan ağlıyorlar, kardinal tarafından rahatlatılmak istiyorlardı. Kraliçe Sibylla kardinalle birlikte yüksek bir alana çıktı. Kendisine dönen binlerce göze bakıyordu şimdi. Elini kaldırıp herkesi susturdu ve bağırdı.

“ Selahattin ne kadar acımasız olsa da, burada hepimizi kılıçtan geçirse de Bakire Meryem’in merhameti bizimle!”

Kraliçenin geri çekilmesiyle birlikte sahne kardinalindi artık. Istavroz çıkartıp ellerini iki yana açtı ve göğe çevirdi bakışlarını.

“ Ulu tanrım, canımızı alacaksan şimdi al. Sana sığınıyoruz. Burada bulunan binlerce kullarını Selahattin’in gazabına bırakma!”

Kapattı ellerini ve kendisini izleyenlere döndü. Birkaç dakika sustuktan sonra tekrar konuştu.

“ Tanrının bizimle ilgili planları henüz sonuçlanmadı çocuklarım. Şu anda hepimizi öldürmediğine göre günahlarımızın bedellerini burada ödememiz gerektiğini düşünüyor. İsa sonsuz merhametiyle kendisini bizim günahlarımız için feda etse de işlediğimiz suçlar bizi tanrının merhametinden yoksun bırakıyor. ”

Kalabalığın içinden bir çocuk bağırdı.

“ Bu zamana kadar bana öğrettiğiniz gibi yaşadım. Hiç günah işlemedim. Tanrı neden beni ölümle cezalandırıyor? ”

Çocuğun sorusu cevapsız kaldı. Sessizlik yerini gürültüye, sakinlik kargaşaya bıraktı. İnsanlar koşuşturmaya çalışsalar da hareket edecekleri pek yer yoktu. Kardinal peşindekilere emirler veriyor, gitmeye hazırlanıyordu. Duyabildiğim tek şey, “ Gemimiz öğlene doğru yola çıkacak, altınları güvene alın.” oldu. Çıkan arbedede önce dengemi ardından bilincimi kaybettim.

 

“ Efendim, efendim uyanın! Müjdeler olsun, Kudüs düştü! ” Gözümü açtığımda nöbetçi karşımdaydı. Hızla zırhımı kuşandım. Haberi getiren askere bir kese altın verdim. Eğilerek huzurumdan çekildi.

Çadırımdan çıktığımda karşılaştığım manzara gerçekten eşsizdi. Şehrin kapıları ardına kadar açılmış, askerler atımla geçebilmem için çoktan bir yol hazırlamışlardı bile. Önde benim, arkamda komutanların, onların arkasında askerlerin ve savaş esirlerinin oluşturduğu geçit şehir meydanına vardığımda sona erdi. İnsanlar sinmiş bir şekilde ağzımdan çıkacak olanları bekliyordu. Kraliçe huzuruma geldi. Vakur bir şekilde karşımda dikiliyordu. Haçlılar’ın Müslüman ahaliye yaptıklarının benzerini onlara yapmamı bekliyordu herkes gibi. Ağzından zor da olsa bir cümle çıktı.

“ Hoş geldiniz majesteleri. Sizden tek ricam var, lütfen çocukları ve kadınları bağışlayın.”

Kalabalıkta titreyen bir yaşlı ve elinden tuttuğu çocuğu gördüm. Çocuk garip bir şekilde bana tanıdık geliyordu. Karşılık bekleyen kraliçeye döndüm önce.

“ Canlarınız da mallarınız da benim güvencem altındadır. İsteyen istediğine inanmakta da  özgürdür. ”

Sözlerimi bitirdikten sonra tekrar kalabalığa baktım. Yaşlı ve çocuğu bir daha göremedim…

 

Bir Cevap Yazın